Bazıları anlamını sordu. Bazıları üzerinde bile durmadı. Milyarların paylaştığı bir ortamda o hep eşsiz olmaya çalışsada genellemelere kurban gitti.Oysaki kafasında şunlar yankılanıyordu "İnsan olmanın onuru için . Eşsizliğin gerçek anlamını yaşamak için........ Gerçek nedir ? Gerçekte nedir ? Ya siz ?
17 Ekim 2014 Cuma
Zamanı mı ?
Soruları durumun uygunluğu üzerine idi.
Her ne kadar hedefi farklı olsa bile farkına varmadıkları bir doğruluk payını içeriyordu.
Sanki içgüdüsel şekilde aynı deseni işleyen ve hikayesini dokuyan halıcılar gibi
sordukları üstü kendilerine bile kapalı şekilde hep aynı idi.
Zamanı mıydı, daha önceden oldu mu, en son ne şekilde, vs, vs..
Kısaca Zaman
Bu ölümlü olmanın getirdiği bir takıntı herhalde deyip savsaklamak istedim
ama yapamazdım, çünkü hiç ölümsüz olmamıştım.
Bu, kayıpları, değerleri ölçmek için bir birim olsa gerek dedim.
Ölçemezdim, benden öncede ölçebilen olmamıştı.
Bu hükümdarlığın, gücün, iktidarın bir gerekçesi dedim
Olmazdı, daha önce hükmedne olmamıştı.
Peki neydi zaman ve zaman olan takıntı ?
Herşeyi herşeye değiştirip birbiri yerine koyabilecek kadar kavramları esnetmiş
laçka hale getirmiş hatta özlerini bile kirletmiştik.
Önceleri hükmeden olabilmenin sırrı kaba güçdü.
Sonra ne oldu ?
Aslında ilk böl ve yönet ile bir elin yaptığını diğerine göstermeme uygulaması başarılı oldu.
Önceleri bir adam vardı ve gücünün yettiği herşey ile savaştı, galip çıktı
Sonra bu adam toplulukdan başka bir güçlü adamı fark etti.
Kendisine rakipti ve başardıklarını başaracaktı.
İlk iktidar korkusu aslında ilk kaybolma korkusu ile ortaya çıkmış oldu.
Eğerki diğer adam daha güçlü ise hayatta kalmak için verdiği tüm emeğe ve yaşadığı
onca mücadeleye rağmen kazandıklarını kaybedecekti.
Bu büyük bir yıkım olurdu kendi için, kabul edilemezdi.
Ve böylece başladı iktidar savaşları.
Kaba gücün ve kavganın sonucunda biri ayakta kaldı, diğeri kabullenip geri çekildi.
Verilen küçük bir paye ve basit bir paylaşım ile hiyerarşinin ilk basamakları oluşmaya başlamıştı
lider ve has adamı olarak. Hem denilmez mi "bükemediğin bileği öpeceksin" işte bu o ilk yenilginin bilgeliği.
Bu mücadele asla bitmedi sürekli yenileri ve yeni rakipleri eklendi.
Tek fark ise her mücadele ile sonucunda galip değişmediği sürece hiyerarşik motif dahada gelişti.
"Lider ve has adam" ından kabaca ve kırılımsız anlatımı ile "lider ve adamları"na dönüştü.
Zamanla başka bir belirti liderliği işaret etmeye başladı.
Mal sahibi olmak.
Lideri isen eğer kalabalığının, belirtisi zenginlikti çünkü lider ve adamları her daim daha fazlasına el uzatabiliyordu. Sırf rekabetten kaçınan denk olmayanlar bir mücadelenin zararını karşılamaktansa
baştan kabullenilmiş şekilde bu aşırılığa göz yummayı tercih ettiler ve hiyerarşinin sessiz kuralları desenini daha da geliştirdi. Artık liderin, gücü sahiplendikleri kadardı ve kaba kuvveti ile rekabete gireceğine zahmetsizce besleyeceği birkaç yandaş ile daha fazlasına uzanabiliyordu.
Bu noktada fırsatlar eşitliği oyununu oynadı ve hasbel kader mal sahibi olan ve fırsatları değerlendiren başkalarıda bu düzen içerisinde güç odağı halini almaya başladılar.
Her ne kadar liderliğe oynayanların sayısı fazla olmasada var olan liderin güç şemsiyesi altında onun sesinin yankısı imişcesine hareket eden ama yarı başına buyruk yeni sınıf peydahlandı.
Aslında bu yeni sınıfın peydahlanması sadece gücün yankılanması ve aşağı doğru iletilmesi şeklinde değil kavramsal yada etik olan her değeri birbirine katacak olan ilk adımıda atmış oldu.
Öyleki en güçlünün sahip olduğu kadına artık en zenginde sahip olabiliyordu.
Bu evrimin soyların devamlılığı açısından hep güçlüye yönelten o içgüdüsel aracını bozdu ve yozlaştırdı.
Artık soy yada fiziki olarak güçlü değil maddi olanak açısından güçlü olanın var olma ve varlığını sürdürüp soyunu ilerletme şansı daha fazlaydı. Öyleki kadınlar bu mekanizmanın bozulmasından ilk etkilenenler oldu.
Hal böyle iken ve artık İD'e varan bir geri besleme sorunu karşımızda iken uzun zamandır beklenen gerçekleşmiş ve değerlerden kavramlara kadar herşey bu entemel dürtülerden biri olan "eşleşmek ve soyunu devam ettirmek"e olan eğilim sebebi ile yozlaşmaya başlamıştı.
Her ne zaman sebep yada sonuç başlangıçlı bir sorgu benliğin içine yönlendirilse ve temel dürtülere dokunacak kadar yaklaşsa işte o an bu yozlaşma sebebi doğruluğun pusulası şaşıyor ve bir kısa yol yaratarak her türlü değeri güce, gücü de mal sahibi olmaya eşitleyip ilişkilendiriyordu.
Daha fazla mal sahibi olmak, daha fazla güç sahibi olmak ve soyunu devam ettirmek konusunda daha fazla şansa sahip olmak artık eş değer olarak görülür hale geldi.
Konu gelipde dürtülere dayandığında ego belkide en çok zarar gören ama aynı zamanda en çok zarar verende oluyordu. Daha fazla güç, daha fazla imkan ve kaynak için daha fazlasına el uzatılmaya başlandı.
Bu uzanan eller artık daha hoyrat ve daha kırıcı idi.
Korku arttı ve toplum içinde düzeni bozmaktan korkan bireyler dışlanma ve lindeki kısıtlı kaynakdan olma korkusu ile daha haksız paylaşımlara boyun eğdi.
Artık hepsi bir çığ gibi kendi kendini besliyor ve terazinin bir kefesi diğerinden daha ağır gelmeye başlamıştı.
Gelir dağılımı adaletsizlik boyutlarına vardığında bir değişiklik oldu.
Temel dürtülerden olan beslenme ve hayatta kalmak adına "savaşma" dürtüsü harekete geçti.
Yığınlar aynı kaderi paylaşmanın getirdiği bir empatinin etkisi ile ortak bir düşmana karşı kolonisini koruyan karıncalar misali fedalarda bulunmaya başladı.
Bu dengenin geri gelmesi gerektiğini gösteren ilk ibareydi.
Liderler belli bir oranda geri adım attılar.
Sözde ellerindeki gücü toplumun yani asıl besleyicinin elinde tuttuğuna onları ikna etmeliydiler.
Böylece ilk meclisler, konseyler devreye girdi.
Güç kademeli olarak alt seviyelere dağıtılacak ve böylece hiçbir parçanın tek başına diğerlerine meydan okumayacağı şekilde kontrol sağlanacaktı.
Bu kapalı toplumlar için belki bir süre iyi gitti ama daha fazla mal ve kaynak sahibi olma arzusu aslında çoktan dizgininden olmuş ve kontrolsüz şekilde artıyordu.
Daha fazla kaynak ve mal demek daha falza alan demekti.
Daha fazla alan demek sürekli genişlemek ve elbet birgün başka birinin bahçe duvarına dayanmak demekti.
İşte uluslar arası ilişkilerin temelide bu noktada atılıyordu.
Mikro ölçekte bireylerin verdiği mücadeleyi makro ölçekte toplumlar vermeye başladı.
Lider toplum demek aynı zamanda büyük lider olmakda ve devasa bir hüküm alanı yani daha falza zenginlik demekti.
Artık tek sınır beşer di...
Farkında mısınız şu ana kadar zamandan bahsetmedim.
Çünkü bütün bu curcuna içinde sürüklenmek zaman algısını yok ediyor.
Gücün yada şimdiki adı ile paranın(malın) sarhoşluğu en ilkel dürtülerimizi gıdıkladığı için sanki ölümsüzmüşüzcesine düşünüp, karar alıp, kudurukluğumuzu hiç son bulmayacak bir salgın misali nesilden nesile aktarmamıza neden oluyor.
İşin kötüsü artık soysal bağlarda kalmadığı için çarpıtılmış zihinlerimiz ve sapmış pusulamız ile mirasımızı en olmadık odaklaşmaların emrine hazır bir şekilde başı boş bırakmak sanki bir tür aidiyet duygusu verdiği için bu gruplaşmaların kendi içindeki çarpıklıkları bir akraba evliliğinden olan çocuklarda olan arazların vurgulanması gibi gitgide dahada şiddetleniyor, bireyleri dahada delirtiyor.
Bütün bu düzenin birilerinin işine yaradığı açık.
O birileri ise asıl önemli olanı hep unutmamıza oynuyor kartlarını.
Zamanı...
Biz ne ölümsüzüz, ne de tanrı.
Birgün çevremizdeki herhangi bir maddeden farkımız kalmayacak şekilde bedenimizden olacağız.
Geriye sadece zihinlerde açtığımız ağır yaralar veya başkalarının açtıklarına merhem olduklarımızın izleri kalacak.
Ama sonuçta bu mücadele bitmeyecek.
Henüz değil..
15 Ekim 2014 Çarşamba
Konu ne olsun ?
Bunca zaman sonra neden bahsetsem iye düşünüyorum.
Hadi arada geçen zaman içerisinde edindiklerimi özetleyeyimde çizgi devam etsin.
Bunca zaman içerisinde ne mi öğrendim ?
Öğretilen ile öğrenilmesi gerekenin asla aynı olmadığını öğrendim.
Öncekilerin doğrularının eğitim adı altında dyataılmasını değil
düşünmeyi öğretmek olması gerektiğini öğrendim.
Sizin içinizden geçen doğru, dürüst yada nazik olanın değil
karşıdan algılananın ne olduğunun önemli olduğunu öğrendim.
Tüm dertlerimizin daha fazla güç adına ama aslında kendi yarattığımız bir yanılsama
olan iktidar algısının 1 dk huzuru olmaksızın geçen kısacık ömrü uğruna yaşadığımızı
öğrendim.
Hayatı basit ama huzurlu yaşayarak daha önemli olan ve keşfedilmeyi bekleyenleri
daha fazla bekletmenin gerekmeyeceğini öğrendim.
Her zaman yeterli vaktimiz olduğunu ama asla doğru kullanmadığımızı öğrendim.
İnsan icadı olan kavramların peşinden değil, varlığını bildiğimiz ama çözemediklerimizin
peşinden koşmanın bizi geliştirip derinleştireceğini öğrendim.
Daha neler mi öğrendim ?
Okudukça anlayacağınız birçok şeyi...
21 Mayıs 2014 Çarşamba
Yakından alınmış darbenin uzak düzlemlere yansıması
Başlığa bakınca insanın aklına türlü türlü şeyler geliyor.
Sanırım bu durumda şahsın kendini betimlemesi kadar deneyimsel birikimleirn onu ne yana çektiğide önemli.
Örneğin, yakından denilince birçok insanın korunma ihtiyacı duymadığı bireyleri düşündüğüne eminim.
Lakin konunun diğer açısı ise uzak gelecekte olabileceklerden çok yakın zamanımızda hesapsızlığımız
sonucu göz göre göre aldığımız yaralardır.
Öz Türkçesi ile hedefe olan istek ve tutku ile bugünü yaşayamamak.
Hadi bu açıdan ele alalım çünkü akraba ilişkileri beni "o" derece ilgilendirmiyor.
En basit hali ile durumu özetleyeyim.
Hepimiz birer eşşeğiz ve sopanın ucunda asılı olan havuçlar her birimiz için farklı bir "şeyi" temsil ediyor.
Genelde bu temsil objesi kişiye yönelik olarak seçilmek zorunda olsa bile uzun çalışmaların sonucu
toplumu "kişiciklerin küçük dünyalarının bir arada olduğu" bir buluta çevrilmesi operasyonunun başarılı olması sebebi ile artık sadece temel tüketim kavramlarını hedef almak yetiyor.
Çünkü o kadar eşşeğiz ki aslınd aolan biten herşeyi "bize özel" yapıldığını yada var olduğunu düşünüyoruz.
Aşklarımız bize özel.
Korkularımız bize özel.
Zorluklar, dertler bize özel.
Mutluluklar bize özel.
Yaşamdan alacağımız olduğu gibi haklı olduğunu düşündüğümüz saçma bir inanç bile "bize özel"
Bize özel derken bile tek tek, her birimiz için" bana özel'i" kastettiğimi nalamışsınızdır.
İşte biz bu kadar bencil eşşekleriz ki dünyayı bizim için dönüyor sanıyoruz.
Çocukça korku ve isteklerimizle büyük bedenlerin içinde yetişkin taklitleri ile sürünüyoruz.
İşte sırf bizim eşşekliğimiz ile bize havuç uzatılmasını haklı çıkartıyoruz.
Ve sırf o yakınımızda ama uzak olan havuç için kendimizi olmadık süreçlere, sorunlara atıyoruz.
Sonucund aolan ise yakınımızda ama uzak olan havuç yüzünden sürekli tökezleyip düşmemiz ve göğüsümüzün yer yer ve yar yar yarılması oluyor.
Havuç mu?
Hiç ulaşılamayan gelecek oluyor.
8 Ağustos 2013 Perşembe
Zihinler birliği
Aklı selim her kişinin kabul edeceği şekilde gelişen ve her insanda var olan "belli bir düzene uyma" dürtümüz bizleri, toplum en ufak birimini dahi içerecek şekilde detaylandırılmış bir senaryoda, hiç de önem vermediğimiz rollerimiz vasıtası ile yine bize karşı kullanılarak, kendi kendimiz ile çarpışmaya ve çelişmeye açık bir zayıflık haline getirilmiştir.
Bu boşluktan faydalanılarak, halihazırda ayrışma ve kutuplaşmaya meyilli, birlik bilinci ve eşgüdümlü nitelikleri çoktan sakatlanmış olan toplum, yaşadığı bu çözünmeden ancak onu başlangıçda güden ve şekillendiren, detaylardan arındırarak bir bütün haline getiren değerler ve ilkeleri yeniden baş tacı yaparak kurtulabilir.
Bu ilke ve değerler, kişi veya kurum odaklı değil, tamamen varoluşun özüne uygun olarak geniş bir benliği ve bu benlik vasıtası ile dolaylı bir emniyeti odak içerisine alan varoluşun temel hakkı olan fırsat eşitliği ilkesine en sağlam şekilde oturan bir temel taşı şeklinde olup özünde genele hitap etmesinin verdiği ve toplumun bu kapsamda dikkate alınması vasıtası ile parçalanmış ve ayrıştırılmış bir güruhu en güçlü şekilde bütünleşmiş bir bünyeye çevirebilecek yegane birleştiricidir.
Her ne kadar bu her halk veya toplum için farklı bir isim ile ortaya konulsada kökeni aynıdır.
Bizler için ise bu birleştirici Mustafa Kemal Atatürk ve onun şaşmaz ilkeleridir.
Bu ilkelerin ilelebet muaffak olmasının garantisi, içinde farklılıkları güdecek herhangi unsur barındırmayacak kadar ari ve yalın oluşudur.
İşte bu arilik ve yalınlık, bizleri birbirimize herdaim aynı eşit mesafede tuttuğu gibi beklenilenin aksine eşi benzeri olmayan bir şekilde, bizler için karşılıklı güven tesisinde şaşmaz bir klavuz görevide görmektedir.
İşte tüm bu sebeplerden ötürü, bireyin ön plana çıkartılması ve bireysel özgürlüğün tesisi için şahısların teşvik edilmesi, bu özgürleştirme hareketinin kavramsalına ait tanım cümlesinde verilen anlamın tam tersine, bireyleri özgürleştirmeyip aksine toplum olarak "millet" adını almış bu bünyeyi küçük ve yutulması kolay lokmalar haline getirmeyi amaçlamaktadır.
İşte bu sebep ile bireyselliğin kökeni olarak aşılanan ve aslı "bencillik" olan bu çarpıtılmış özgürlük kavramı
bizleri köle etmekten başka bir amaç içermemektedir.
Tüm bunların ışığında denilebilir ki "kurtuluşun ilk adımı bencillikten vaz geçmekle başlar"
Ben, biz olduğumuz için varım... *
* UBUNTU
Bu boşluktan faydalanılarak, halihazırda ayrışma ve kutuplaşmaya meyilli, birlik bilinci ve eşgüdümlü nitelikleri çoktan sakatlanmış olan toplum, yaşadığı bu çözünmeden ancak onu başlangıçda güden ve şekillendiren, detaylardan arındırarak bir bütün haline getiren değerler ve ilkeleri yeniden baş tacı yaparak kurtulabilir.
Bu ilke ve değerler, kişi veya kurum odaklı değil, tamamen varoluşun özüne uygun olarak geniş bir benliği ve bu benlik vasıtası ile dolaylı bir emniyeti odak içerisine alan varoluşun temel hakkı olan fırsat eşitliği ilkesine en sağlam şekilde oturan bir temel taşı şeklinde olup özünde genele hitap etmesinin verdiği ve toplumun bu kapsamda dikkate alınması vasıtası ile parçalanmış ve ayrıştırılmış bir güruhu en güçlü şekilde bütünleşmiş bir bünyeye çevirebilecek yegane birleştiricidir.
Her ne kadar bu her halk veya toplum için farklı bir isim ile ortaya konulsada kökeni aynıdır.
Bizler için ise bu birleştirici Mustafa Kemal Atatürk ve onun şaşmaz ilkeleridir.
Bu ilkelerin ilelebet muaffak olmasının garantisi, içinde farklılıkları güdecek herhangi unsur barındırmayacak kadar ari ve yalın oluşudur.
İşte bu arilik ve yalınlık, bizleri birbirimize herdaim aynı eşit mesafede tuttuğu gibi beklenilenin aksine eşi benzeri olmayan bir şekilde, bizler için karşılıklı güven tesisinde şaşmaz bir klavuz görevide görmektedir.
İşte tüm bu sebeplerden ötürü, bireyin ön plana çıkartılması ve bireysel özgürlüğün tesisi için şahısların teşvik edilmesi, bu özgürleştirme hareketinin kavramsalına ait tanım cümlesinde verilen anlamın tam tersine, bireyleri özgürleştirmeyip aksine toplum olarak "millet" adını almış bu bünyeyi küçük ve yutulması kolay lokmalar haline getirmeyi amaçlamaktadır.
İşte bu sebep ile bireyselliğin kökeni olarak aşılanan ve aslı "bencillik" olan bu çarpıtılmış özgürlük kavramı
bizleri köle etmekten başka bir amaç içermemektedir.
Tüm bunların ışığında denilebilir ki "kurtuluşun ilk adımı bencillikten vaz geçmekle başlar"
Ben, biz olduğumuz için varım... *
* UBUNTU
Özledim burada olmayı.
Fırtınada savrulan yağmur damlacıkları gibi gelen kelimeleri özledim.
Kelimelerin aklımda teker teker resimleşmesini
göğüsümden yukarı doğru tırmanan, haykırmaya hazır hislerimi
boynuma kenetlenmiş parmaklar gibi olan dizginimden boşanmayı
ne olacağını düşünmeden, sadece olduğu gibi yazmayı özledim.
Gözlerimi kapattığım her an, içinde zihnimdeki karmaşanın verdiği ağırlığı
üzerimden atmaya yeterli olamadığım nice zamanların da dahil olduğu
o kadar çok zayıflık beliriyor ki ışıksızlığın dinginliğinde
kaçacak yer bulamıyorum kafamın içinde, orada bile tacizine uğruyorum
sayısı binlerce olan, isteksizce maruz kaldığım başka hayatların izlerine.
İzden çok kir, tortu, hasar hatta leke halini almış zamanının etkileri
şimdinin ise ıstırabı, yükü, çilesi.
Açılamadım daha, halen girizgahdayım.
Ağırlığını halen hissediyorum, saframı daha bırakamadım..
16 Eylül 2012 Pazar
Şehirin tükettikleri
Trafigin elverdigini kadar hizliyiz.
Islerimizin izin verdigi kadar tatilimiz var.
Patronumuzun istedigi kadar ozgur giyiniyoruz.
Liderimizin istedigi kadar ozgur dusunebiliyoruz.
Toplumun kaldirabildigi kadari ile yenilikciyiz.
Sevilimizin istedigi sekilde sevisiyoruz.
Kisaca hep birilerine gore yasiyoruz.
Simdi karsi cikanlariniz olacaktir ama onlar bile bir sekilde bu sistemin icinde.
Peki ne yapmali ? Ne sekilde hem ozgur hemde sinirlar icinde kalabiliriz ?
Sinirlar gerekli cunku var olma durtumuz sinir tanimadigi icin baskasi icin bir tehdit.
Tabi baskasinin durtusude bizim icin .
Surekli devinimde olan bir sistemde dengeyi saglamak icin surekli denetlemeden gecirmek gerek.
Iste bu noktada denetimi kimin yapacagi sorun teskil ediyor.
Kisi kendi kendine denetlemede her zaman kantarin topuzunu kacirma egiliminde.
Baskasi bizi denetlemede egolarin esirinde.
Sistem egolardan arinmamiza izin vermiyor aksine kucuk "ben" dunyalari kurup egolari sisirtiyor.
Kendimize gercek anlamda guvenli olmamizi degil sadece kibirli olmamizi istiyor. Bu vesile ile etkilenmeye ve yonetilmeye daha elverisli oluyoruz.
Sonucta kendimizi ve cevremizi yetistirip egolarimizin esiri olmadigimiz an kurtulusa yaklasiyoruz.
Sonucta ateist de olsan dindar da kalsan onunde iki ornek var.
Ya seytanin kibiri veya bilgenin egosu...
Ikiside bizi ayni sona surukluyor.
yanlisim varsa duzeltin....
11 Eylül 2012 Salı
İhtiyaç
Gün içerisinde maruz kaldığım muameleler ve haksızlıklar sebebi ile öyle bir örselenmişim ki ister istemez bende buradayım, bende iyi iş çıkarıyorum, bende başarılıyım demek, bunu hissettirmek hatta bunun konuşulduğunu duymaya ihtiyaç duyuyorum.
Bu durumun hayata geçmiş halinde ise sistem içerisindeki hataları ortaya çıkartmak çözümler üretmek hatta devrimler gerçekleştirmek şeklinde yaklaşımlar geliştiriyorum ama şu anki halim ile düşündüğümde çok korkunç bir hata yaptığımı fark ediyorum.
Ben abartsamda,doğru söylesemde fark etmeyecek olan şey temelinde yatan gerçeklerden ötürü hata sahiplerinin komplekse girmesi ( ki bu iyi ihtimal) yada direkt olarak kendilerine yönelik saldırı olarak algılamaları.
Tabiki sonuçda elime geçecek olan benim ( yani tehtidin ) ortadan kaldırılmam. Peki hayatta kalma dürtüsü ( yani temel ilkesi ) bu konuda beni nasıl yönlendiriyor ?
Yer altına girmek yani eylemlerimi kendi oluşturacağım güvenli sınırlar içerisinde tutmak ve olgunlaştırmak, zamanı gelince ( ki gelir ise ) yeryüzüne çıkmak. Kendimce hazırlıklar yapıp , sessiz kalıp , minimum dikkat çekmem lazım gerek. Minimum dikkat çekmek için ise alabildiğine içime kapanmam gerek.
Umarım bunu yapabilirim. Şuan kendime güvenimi kazanmaya ve onay görmeye çok ihtiyacım var.
Bunları buraya yazmamın sebebi ise her insanın buna ihtiyaç duyması ve bunun hiçbir şekilde yanlış olmadığının bilinmesi gerektiği gerçeği.
Yanlış mıyım ?
Bu durumun hayata geçmiş halinde ise sistem içerisindeki hataları ortaya çıkartmak çözümler üretmek hatta devrimler gerçekleştirmek şeklinde yaklaşımlar geliştiriyorum ama şu anki halim ile düşündüğümde çok korkunç bir hata yaptığımı fark ediyorum.
Ben abartsamda,doğru söylesemde fark etmeyecek olan şey temelinde yatan gerçeklerden ötürü hata sahiplerinin komplekse girmesi ( ki bu iyi ihtimal) yada direkt olarak kendilerine yönelik saldırı olarak algılamaları.
Tabiki sonuçda elime geçecek olan benim ( yani tehtidin ) ortadan kaldırılmam. Peki hayatta kalma dürtüsü ( yani temel ilkesi ) bu konuda beni nasıl yönlendiriyor ?
Yer altına girmek yani eylemlerimi kendi oluşturacağım güvenli sınırlar içerisinde tutmak ve olgunlaştırmak, zamanı gelince ( ki gelir ise ) yeryüzüne çıkmak. Kendimce hazırlıklar yapıp , sessiz kalıp , minimum dikkat çekmem lazım gerek. Minimum dikkat çekmek için ise alabildiğine içime kapanmam gerek.
Umarım bunu yapabilirim. Şuan kendime güvenimi kazanmaya ve onay görmeye çok ihtiyacım var.
Bunları buraya yazmamın sebebi ise her insanın buna ihtiyaç duyması ve bunun hiçbir şekilde yanlış olmadığının bilinmesi gerektiği gerçeği.
Yanlış mıyım ?
9 Eylül 2012 Pazar
Yeniden değerlendirme
Yeniden merhaba.
Uzun aralar verdim biliyorum. Beni benden başka seven var mı bilmesemde beklettiğim için özür dilerim. Daha sık daha düzenli yazmaya özen göstereceğim.
Çünkü kafamın tıpasını açmadıkça içeride birikenler zamanla çürüyor ve beni zehirliyor.
İyisimi bekletmemedne boşaltmak.
Bugün ile ilgili gözlemlerimi aktarayım.
Önce Jung ve Freud ile ilgili bir film izledim.
Güzel oldu nerelerden gelip nerelere gittiğini görmek.
Hep merak ederdim onlar neye göre kalibre ediliyor diye ve gördüm ki psikoanalizin ağa babası dahil hepsinde sapmalar ve özbenlik sorunları mevcut. Sanırım sadece biraz önümüzden giden bir arabanın farı yolumuzu ne etkinlikte aydınlatıyor ise psikoloji ve psikolog( yada psikiyatr)'ın kendi de bizi o kadar aydınlatabiliyor.
Cuma günü başıma gelen bir olayı düşünüyorum.
Kişi neden suçlu olmadığını bildiği birini suç ile itham eder ?
Ki ettiği ithamın gittiği yeri fark edip dümen kırması ise ayrı bir alay konusu.
Evet aslında neden suçu başkasına attığını biliyorum. ve evet artık ona kızmıyorum çünkü ne kadar aciz ve ne kadar zavallı bir durumda olduğunu fark ettim.
İçinde olduğu durumun ağırlığı ve sorumluluğunu kaldırmaktan aciz demekki. Hatta kendi acizliği hatta yetersizliği sebebi ile kızgın.
Ben ise işimi kusursuz yapmanın, görevimi bilinçle yerine getirmenin ve doğruyu söyleyip savunmanın verdiği mağrurluğua sahiptim. Canını birde bu yakmış olmalıydı.
Şimdi ona üzülüyorum, kendime değil.
Güçlü ve mağrurum, korkak ve yalaka değil.
Şükürler olsun.
Tekrar görüşeceğiz. Artık daha sık ;)
Uzun aralar verdim biliyorum. Beni benden başka seven var mı bilmesemde beklettiğim için özür dilerim. Daha sık daha düzenli yazmaya özen göstereceğim.
Çünkü kafamın tıpasını açmadıkça içeride birikenler zamanla çürüyor ve beni zehirliyor.
İyisimi bekletmemedne boşaltmak.
Bugün ile ilgili gözlemlerimi aktarayım.
Önce Jung ve Freud ile ilgili bir film izledim.
Güzel oldu nerelerden gelip nerelere gittiğini görmek.
Hep merak ederdim onlar neye göre kalibre ediliyor diye ve gördüm ki psikoanalizin ağa babası dahil hepsinde sapmalar ve özbenlik sorunları mevcut. Sanırım sadece biraz önümüzden giden bir arabanın farı yolumuzu ne etkinlikte aydınlatıyor ise psikoloji ve psikolog( yada psikiyatr)'ın kendi de bizi o kadar aydınlatabiliyor.
Cuma günü başıma gelen bir olayı düşünüyorum.
Kişi neden suçlu olmadığını bildiği birini suç ile itham eder ?
Ki ettiği ithamın gittiği yeri fark edip dümen kırması ise ayrı bir alay konusu.
Evet aslında neden suçu başkasına attığını biliyorum. ve evet artık ona kızmıyorum çünkü ne kadar aciz ve ne kadar zavallı bir durumda olduğunu fark ettim.
İçinde olduğu durumun ağırlığı ve sorumluluğunu kaldırmaktan aciz demekki. Hatta kendi acizliği hatta yetersizliği sebebi ile kızgın.
Ben ise işimi kusursuz yapmanın, görevimi bilinçle yerine getirmenin ve doğruyu söyleyip savunmanın verdiği mağrurluğua sahiptim. Canını birde bu yakmış olmalıydı.
Şimdi ona üzülüyorum, kendime değil.
Güçlü ve mağrurum, korkak ve yalaka değil.
Şükürler olsun.
Tekrar görüşeceğiz. Artık daha sık ;)
8 Mart 2012 Perşembe
Acı gerçek üzgünüm...
Şimdiye kadar bizlere gerek anne ve babamız, gerekse toplum tarafından empoze edilen herkesin eşit olduğu ve diğerinden bir üstünlüğü olmadığıdır.
Şimdi işin aslı şu...
Herkes diğerinden farklıdır.
İnsan olmak dışında hiçbir ortak yanımız yok.
Farklı özelliklerimiz ve farklı tercihlerimiz sonucu farklı kimseler oluyoruz.
Bu farklılıklarımız bize yeri geliyor zayıflık, yeri geliyor güç olarak dönüyor.
Hayatta başarılı olabilenler ise farklılıklarını iyi kullanabilenler oluyor.
Özet...
Herkesin eşit olduğu tek yer Yaratıcının huzuru.
Kanun mu ? sizde biliyorsunuz.
Bunun dışında herkes sadece DENK dir EŞİT DEĞİL..
İnsan olmanın meziyetleri unutmamak için şunuda unutmayalım,
"Basit yaşa ki başkaları da var olabilsinler"
Gandhi ....
Şimdi işin aslı şu...
Herkes diğerinden farklıdır.
İnsan olmak dışında hiçbir ortak yanımız yok.
Farklı özelliklerimiz ve farklı tercihlerimiz sonucu farklı kimseler oluyoruz.
Bu farklılıklarımız bize yeri geliyor zayıflık, yeri geliyor güç olarak dönüyor.
Hayatta başarılı olabilenler ise farklılıklarını iyi kullanabilenler oluyor.
Özet...
Herkesin eşit olduğu tek yer Yaratıcının huzuru.
Kanun mu ? sizde biliyorsunuz.
Bunun dışında herkes sadece DENK dir EŞİT DEĞİL..
İnsan olmanın meziyetleri unutmamak için şunuda unutmayalım,
"Basit yaşa ki başkaları da var olabilsinler"
Gandhi ....
26 Şubat 2012 Pazar
Düzen adamı olmak yada olmamak..
İş hayatım kötü durumda. Yapılan hatalar mı ? hepsi insanlığım adına.
Sadece iş değil bir çok alanda çürüme yaşanıyor. sebebi ise daha çocukken bizler için örülmüş ağlar, kader ağları.
Olayların kökenine bakarsak ikili bir düzenin söz konusu olduğunu görürürz. Kitaplarda yazan ve bize öğretilen ile gerrçek yaşamda maruz kaldıklarımız ne yazık ama aynı değil.
Aynı olmasınıda beklemeyin.
İnsan olmanın yanılsamasını mı yaşıyoruz ?
İnsanın ne olduğunu tartışmayacağım. Hedeflenen doğru insan ise ya ben bu konuda saplantılıyım yada ebeveyinlerim bu konuda hatalı..
Karar veremediğim şey ise neyin doğru olduğu değil , hayatta kalma yolumun ne olması gerektiği..
Kafanız karıştı değilmi ?
İzninizle özetleyeyim.
Temelde anne ve babalar iyi insan olmak üzere bizi yetiştirirler. Yalan söylemeyi sevmezler * Hırsızlık yapmazlar *, ikili oynamazlar*, riyakarlık, çıkarcılık yapmazlar * vesaire.
Bizi de buna uygun yetiştirirler. Aslında kendi yapamadıkları için bizi yüreklendirirler.
Yetiştik, koca adam ya da kadın olduk . durumumuz iki şekilde olabilir ya,
yalan söylemez, iki yüzlülük yapmaz, çıkarcı, yaaka vs olmaz ideale yakın bireyler oluruz.
Ya da,
ebeveyinler yapma etme dese bile kendileri yaptıkları için onları örnek alır bizde hayata hızlı giriş yaparız.
İlk seçenek olan ideal için pek ümitli değilim çok sorun yaşıyor.
Uyum sorunları oluyor, yalpalıyor, darbe üzerine darbe yiyiyor.
İki arada bir derede kalıyor , tabi o da yeterince akıllı ise.
Ya düzen adamı olacak ya da özünde, mayasında olmadığı için savrulup hiç olacak.
Akılsız ise durum dahada kötü harcanım gidiyor direkt ünkü neler döndüğünü anlamıyor bile.
İkinci model olan anadan babadan görerek gelenler ise içinde bulunduğu toplumda
ideal modelde olanlara ilerlemede fark atarak , cevresindeki diğer rakiplerini zorlayacak hatta birbirlerini daha ileri seviyelerde alaşağı edip yükselmek için yeni yetenekler geliştirecekler.
İdeal model ise bütün bunların arasında patilerini ıslatmış kedi gibi söylenecek, çaresizce başka bir yol bulup bütün bunlardan uzak durmaya çalışacak. Ne mümkün ....
Kıran kıranan ilerleyen bu zaman çizgisinde ortam git gide şerefsizleşirken hayatta kalmak ya da kalmamak şeklinde özetleyebileceğimiz bir noktaya geliriz.(**)
Çoğunluk hır gür içerisinde tuttuğunu kopartıp , koparttığının kimin kolu kimin bacağı olduğuna bakmayan yeni bir türün egemenliğinde olur.
Bu kitle gitgide birbirlerine yabancılaştırılır.(***) Öyle ki kendi aralarında türemeleri bile çıkarlar üzerine kurludur ve tohumlarını da aynı şekilde başkalaştıracaklardır.
Giderek ezici olan bu kalabalığa ne yapmalı ?
Geride kalanlar nasıl korunmalı ?
Nasıl hayata kalmalıyız ?
Bazen halimizi orta dünyada artık yaşamın çarpıklaşmasından ötürü uzaklara göçen elflere benzetiyorum. Yazık ki bizim gidebileceğimiz bir uzaklar da yok.
Bu sebep ile ya yaklıp savaşıp öleceğiz.
Ya da onlara benzeyip çürüyeceğiz.
Olmadı savrulu gideceğiz...
İçim acıyor , kendimi çok kötü ve çaresiz hissediyorum.
(*) kesinlikle çifte standartlı olup aksini yaparlar.
(**) biz ideale olarak yetiştirilenler
(***) en tepedeki sistemi yönlendirilenler tarafında hizmetli olarak kullanılan besi hayvanı kadrosu..
Sadece iş değil bir çok alanda çürüme yaşanıyor. sebebi ise daha çocukken bizler için örülmüş ağlar, kader ağları.
Olayların kökenine bakarsak ikili bir düzenin söz konusu olduğunu görürürz. Kitaplarda yazan ve bize öğretilen ile gerrçek yaşamda maruz kaldıklarımız ne yazık ama aynı değil.
Aynı olmasınıda beklemeyin.
İnsan olmanın yanılsamasını mı yaşıyoruz ?
İnsanın ne olduğunu tartışmayacağım. Hedeflenen doğru insan ise ya ben bu konuda saplantılıyım yada ebeveyinlerim bu konuda hatalı..
Karar veremediğim şey ise neyin doğru olduğu değil , hayatta kalma yolumun ne olması gerektiği..
Kafanız karıştı değilmi ?
İzninizle özetleyeyim.
Temelde anne ve babalar iyi insan olmak üzere bizi yetiştirirler. Yalan söylemeyi sevmezler * Hırsızlık yapmazlar *, ikili oynamazlar*, riyakarlık, çıkarcılık yapmazlar * vesaire.
Bizi de buna uygun yetiştirirler. Aslında kendi yapamadıkları için bizi yüreklendirirler.
Yetiştik, koca adam ya da kadın olduk . durumumuz iki şekilde olabilir ya,
yalan söylemez, iki yüzlülük yapmaz, çıkarcı, yaaka vs olmaz ideale yakın bireyler oluruz.
Ya da,
ebeveyinler yapma etme dese bile kendileri yaptıkları için onları örnek alır bizde hayata hızlı giriş yaparız.
İlk seçenek olan ideal için pek ümitli değilim çok sorun yaşıyor.
Uyum sorunları oluyor, yalpalıyor, darbe üzerine darbe yiyiyor.
İki arada bir derede kalıyor , tabi o da yeterince akıllı ise.
Ya düzen adamı olacak ya da özünde, mayasında olmadığı için savrulup hiç olacak.
Akılsız ise durum dahada kötü harcanım gidiyor direkt ünkü neler döndüğünü anlamıyor bile.
İkinci model olan anadan babadan görerek gelenler ise içinde bulunduğu toplumda
ideal modelde olanlara ilerlemede fark atarak , cevresindeki diğer rakiplerini zorlayacak hatta birbirlerini daha ileri seviyelerde alaşağı edip yükselmek için yeni yetenekler geliştirecekler.
İdeal model ise bütün bunların arasında patilerini ıslatmış kedi gibi söylenecek, çaresizce başka bir yol bulup bütün bunlardan uzak durmaya çalışacak. Ne mümkün ....
Kıran kıranan ilerleyen bu zaman çizgisinde ortam git gide şerefsizleşirken hayatta kalmak ya da kalmamak şeklinde özetleyebileceğimiz bir noktaya geliriz.(**)
Çoğunluk hır gür içerisinde tuttuğunu kopartıp , koparttığının kimin kolu kimin bacağı olduğuna bakmayan yeni bir türün egemenliğinde olur.
Bu kitle gitgide birbirlerine yabancılaştırılır.(***) Öyle ki kendi aralarında türemeleri bile çıkarlar üzerine kurludur ve tohumlarını da aynı şekilde başkalaştıracaklardır.
Giderek ezici olan bu kalabalığa ne yapmalı ?
Geride kalanlar nasıl korunmalı ?
Nasıl hayata kalmalıyız ?
Bazen halimizi orta dünyada artık yaşamın çarpıklaşmasından ötürü uzaklara göçen elflere benzetiyorum. Yazık ki bizim gidebileceğimiz bir uzaklar da yok.
Bu sebep ile ya yaklıp savaşıp öleceğiz.
Ya da onlara benzeyip çürüyeceğiz.
Olmadı savrulu gideceğiz...
İçim acıyor , kendimi çok kötü ve çaresiz hissediyorum.
(*) kesinlikle çifte standartlı olup aksini yaparlar.
(**) biz ideale olarak yetiştirilenler
(***) en tepedeki sistemi yönlendirilenler tarafında hizmetli olarak kullanılan besi hayvanı kadrosu..
7 Ocak 2012 Cumartesi
Gibi birşey ...
Özgürlük için yapmak istediklerimizi sınırlandırmadan tercihlerde bulunmak ve sonuçlarını elde etmek derlerdi.
Tek sınırı ise başka birinin özgürlüğünün başladığı yerdi.
Bunu orta okulda duymuş ve başka birinin özgürlüğü ile benimki nasıl çakışabilir diye düşünmüştüm. O zamanlardaki saflığım ve masumiyetim demekki dünya için çok kolay lokma imiş.
Peki onca zaman içerisinde neler öğrendim ?
Aslında özgürlüğün ne kadar değiştiğini öğrendim.
Yani aslında özgür olmadığımızı.
O özgürlüğüm için sınır olan başkasının özgürlüğü, o başkasının elinden alınmış ve dar bir anlayış alanına kapatılmıştı. Yerine ise yönlendirilmiş, çarpıtılmış bir ahlaksızlık,bayağılık ve bencillik konuşmuştu.
Peki neden ?
Çünkü özgürlüğümüzün karşısına konulan dejenere kavramlar ona makul bir sınır sağlamaktan çok bizleri sonsuz bir kontrolsüzlük içine çekip dikkatimizi bakmamız gereken tarafa vermemize engel oluyor. Sanki dipsiz bir kuyunun içine düşer gibi
hiç durmak ve durdurulmaksızın bu kontrolsüzlüğe yöneliyor ve kendimizi onun sarhoş edici ve oyalayıcı sınırsızlığına koyuveriyoruz.
Amaç ise bizi bu tarafda oyalarken diğer tarafda boyunduruk altına almak.
İşte bütün çevremizde gördüğümüz bu anlamsız ve bozulmuş sapkınlıkların sebebi
ve
ona neden kapılmamamız gerektiği.
Hala devam etmek istiyormusunuz ?
Sanki hala özgür gibi ....
Tek sınırı ise başka birinin özgürlüğünün başladığı yerdi.
Bunu orta okulda duymuş ve başka birinin özgürlüğü ile benimki nasıl çakışabilir diye düşünmüştüm. O zamanlardaki saflığım ve masumiyetim demekki dünya için çok kolay lokma imiş.
Peki onca zaman içerisinde neler öğrendim ?
Aslında özgürlüğün ne kadar değiştiğini öğrendim.
Yani aslında özgür olmadığımızı.
O özgürlüğüm için sınır olan başkasının özgürlüğü, o başkasının elinden alınmış ve dar bir anlayış alanına kapatılmıştı. Yerine ise yönlendirilmiş, çarpıtılmış bir ahlaksızlık,bayağılık ve bencillik konuşmuştu.
Peki neden ?
Çünkü özgürlüğümüzün karşısına konulan dejenere kavramlar ona makul bir sınır sağlamaktan çok bizleri sonsuz bir kontrolsüzlük içine çekip dikkatimizi bakmamız gereken tarafa vermemize engel oluyor. Sanki dipsiz bir kuyunun içine düşer gibi
hiç durmak ve durdurulmaksızın bu kontrolsüzlüğe yöneliyor ve kendimizi onun sarhoş edici ve oyalayıcı sınırsızlığına koyuveriyoruz.
Amaç ise bizi bu tarafda oyalarken diğer tarafda boyunduruk altına almak.
İşte bütün çevremizde gördüğümüz bu anlamsız ve bozulmuş sapkınlıkların sebebi
ve
ona neden kapılmamamız gerektiği.
Hala devam etmek istiyormusunuz ?
Sanki hala özgür gibi ....
1 Ocak 2012 Pazar
Verilen aralar..
Uzun araların hayıra alamet olmadığı düşünülür ve evet hayıra alamet değildir.
Bunca zamandır aklımda birşeyler yok mu sanıyorsunuz ? Olan bitenlere baktıkça inanın insanlık için umidim kalmadığını kabul etmek istiyorum.
Sadece felsefi ve sosyolojik açıdan değil, varoluşun kavramları ve şartları açısından da ümidim pek kalmadı.
Açıklamak gerekirse bir süredir kilometre taşlarına kafayı taktım.
Hani vardırya yolumuzun ne kadarını aldığımızı göstermekten ziyade benim için geriye ne kadar yolum kaldığını gösteren işaretler, işte onları inceliyorum.
Evet yazık ki kişiden kişiye değişen hedeflerin farklılığı bizi gördüklerimizi farklı yorumlamaya iten bir etken olarak hala var olmaya devam ediyor.
Bu durum ise kilometre taşlarını kendi dünyamızda farklı yorumlamamıza neden oluyor.
Peki ama ya zamanımız ?
Kastım yıllardan başlayıp saatler, dakikalar şeklinde ölçeklenebilir zamanın ötesinde geriye kalan var olma şansımız şeklinde bir olgu.
Bunu ölçeklendirirken yararlandığım yöntem, neler kaybettiğimiz ve bu kaybettiklerimizi ne kadar zamanda nasıl geri kazanırız mantığı üzerine kurulu.
Kişisel olarak kaybettiklerimizi genelde ön planda tutuyoruz ki bu bize aşılanan bir düşünce şekli. Peki ama ya kişisel değilde dolaylı yoldan kaybettiklerimiz ?
Ne kadarımız gerçekten nasıl yaşadığımızı ve bu şartların ne hale geleceğini farkında ?
Peki ya ne kadarımız elimizden kayıp giden değerlerin maddiden çok manevi olduğunu ve işleyişin tek yönlü olduğunu farkında ?
Evet , yazık ki işleyiş tek yönlü ve aksinin gerçekleşmesi için gerekli bedel kimsenin üstelnmek veya kendi adına ödemeyi kabul etmek istemeyeceği kadar büyük yada derin.
Sonuçta baktığımızda hala hayat dediğimiz resmi oluşturan her olguyu tek tek ele alıyoruz ki bu, resmin bütününü görmemize ve bize gösterilmeden ilerletilen süreçlere hakim olmamıza büyük bir engel.
İşte aslında psikolojinin büyük ölçeklisini ( sosyoloji diyebilirmisin bilemem ?)
geniş etki alanlarında kullanmak üzere yapılan manevraların sonucu..
Kendimizden ve bizi bekleyen gelecekten bir haberiz.
Peki bu değişecek mi ?
Zamandan yana ne kadar şanslıyız pek bilemiyorum.
Bildiğim tek şey önceden belirtilen kilometre taşlarını süratle geçtiğmiz ve bize biçilmiş olan varoluş ömrünü fütursuzca kısalttığımız.
Lütfen biraz daha bilinçli isteyip, davranıp, tercih edelim.
Lütfen kendimizi ve değerimizi bilelim.
Müşteri veya besi hayvanı olarak değerimizi değil, insan olarak, neler yapabileceğimiz ve nelere mal olabileceğimiz şeklindeki değerimiz.
Değiştirme ve koruma gücü şeklindeki değerimiz.
Biraz dikkat ve hayatınız değişsin.
Hayatımız değişsin.
Hayatlar değişsin.
Bunca zamandır aklımda birşeyler yok mu sanıyorsunuz ? Olan bitenlere baktıkça inanın insanlık için umidim kalmadığını kabul etmek istiyorum.
Sadece felsefi ve sosyolojik açıdan değil, varoluşun kavramları ve şartları açısından da ümidim pek kalmadı.
Açıklamak gerekirse bir süredir kilometre taşlarına kafayı taktım.
Hani vardırya yolumuzun ne kadarını aldığımızı göstermekten ziyade benim için geriye ne kadar yolum kaldığını gösteren işaretler, işte onları inceliyorum.
Evet yazık ki kişiden kişiye değişen hedeflerin farklılığı bizi gördüklerimizi farklı yorumlamaya iten bir etken olarak hala var olmaya devam ediyor.
Bu durum ise kilometre taşlarını kendi dünyamızda farklı yorumlamamıza neden oluyor.
Peki ama ya zamanımız ?
Kastım yıllardan başlayıp saatler, dakikalar şeklinde ölçeklenebilir zamanın ötesinde geriye kalan var olma şansımız şeklinde bir olgu.
Bunu ölçeklendirirken yararlandığım yöntem, neler kaybettiğimiz ve bu kaybettiklerimizi ne kadar zamanda nasıl geri kazanırız mantığı üzerine kurulu.
Kişisel olarak kaybettiklerimizi genelde ön planda tutuyoruz ki bu bize aşılanan bir düşünce şekli. Peki ama ya kişisel değilde dolaylı yoldan kaybettiklerimiz ?
Ne kadarımız gerçekten nasıl yaşadığımızı ve bu şartların ne hale geleceğini farkında ?
Peki ya ne kadarımız elimizden kayıp giden değerlerin maddiden çok manevi olduğunu ve işleyişin tek yönlü olduğunu farkında ?
Evet , yazık ki işleyiş tek yönlü ve aksinin gerçekleşmesi için gerekli bedel kimsenin üstelnmek veya kendi adına ödemeyi kabul etmek istemeyeceği kadar büyük yada derin.
Sonuçta baktığımızda hala hayat dediğimiz resmi oluşturan her olguyu tek tek ele alıyoruz ki bu, resmin bütününü görmemize ve bize gösterilmeden ilerletilen süreçlere hakim olmamıza büyük bir engel.
İşte aslında psikolojinin büyük ölçeklisini ( sosyoloji diyebilirmisin bilemem ?)
geniş etki alanlarında kullanmak üzere yapılan manevraların sonucu..
Kendimizden ve bizi bekleyen gelecekten bir haberiz.
Peki bu değişecek mi ?
Zamandan yana ne kadar şanslıyız pek bilemiyorum.
Bildiğim tek şey önceden belirtilen kilometre taşlarını süratle geçtiğmiz ve bize biçilmiş olan varoluş ömrünü fütursuzca kısalttığımız.
Lütfen biraz daha bilinçli isteyip, davranıp, tercih edelim.
Lütfen kendimizi ve değerimizi bilelim.
Müşteri veya besi hayvanı olarak değerimizi değil, insan olarak, neler yapabileceğimiz ve nelere mal olabileceğimiz şeklindeki değerimiz.
Değiştirme ve koruma gücü şeklindeki değerimiz.
Biraz dikkat ve hayatınız değişsin.
Hayatımız değişsin.
Hayatlar değişsin.
23 Ekim 2011 Pazar
Sorgu
İnsanın kendi üzerinde hangi gerçekliklerin yer aldığını bilmesi gerekir mi ?
Bilinçli bir yaşam ne kadar elzem dir ?
Kontorollü müyüz ?
Kontrolün kendimizde olduğunu mu sanıyoruz ?
Peki aslında kontrol kimde ?
Farkındalılık bunlar için bir çare mi ?
Bildiğim tek şey insan psikolojisinin inceliklerini belkide asırlardır çalışan bir sistemin artık bizleri kendi isteğimizle yönetmesidir.
Tercihlerimizi gerçekten biz mi yapıyoruz ?
Resme üç, beş adım geri gidip bakarak bize sunulan çerçeveyi fark edebliriz.
O çerçeveyi görmek, tanımak ve dışına çıkmak ise bambaşka bir konu.
Bilinçli bir yaşam ne kadar elzem dir ?
Kontorollü müyüz ?
Kontrolün kendimizde olduğunu mu sanıyoruz ?
Peki aslında kontrol kimde ?
Farkındalılık bunlar için bir çare mi ?
Bildiğim tek şey insan psikolojisinin inceliklerini belkide asırlardır çalışan bir sistemin artık bizleri kendi isteğimizle yönetmesidir.
Tercihlerimizi gerçekten biz mi yapıyoruz ?
Resme üç, beş adım geri gidip bakarak bize sunulan çerçeveyi fark edebliriz.
O çerçeveyi görmek, tanımak ve dışına çıkmak ise bambaşka bir konu.
13 Ekim 2011 Perşembe
Klasik konu , klasik başlık
Dünya klasikleri, insan bilimi, sosyoloji, psikoloji matematik...
Hepsinin temeli aslında aynı. Hiçbirşey değişmiyor.
Bizim onları yorumlama şeklimiz değişiyor.
Peki bu değişim nereye kadar devam edecek ?
Nedir insanı elndeki ile mutlu olmakdan alıkoyan ?
Nedir bize yetmeyen ?
Neden bu huzursuzluk ?
Kıçımızdaki kurt ne ?
Hepsinin temeli aslında aynı. Hiçbirşey değişmiyor.
Bizim onları yorumlama şeklimiz değişiyor.
Peki bu değişim nereye kadar devam edecek ?
Nedir insanı elndeki ile mutlu olmakdan alıkoyan ?
Nedir bize yetmeyen ?
Neden bu huzursuzluk ?
Kıçımızdaki kurt ne ?
27 Eylül 2011 Salı
Çizgi
Yorgun bir yüzün çizgilerini herkes bilir.
Onlara sahip olmak savaşlara girip gazi çıkmak gibidir.
Yüzüne bakan görebilir senin nice mücadelelere girdiği .
Sen ise sadece yürürsün yüzünde aynı acı
aklında tebessüm,takındığın durgun bir ifade ile.
Yaşı gelenler ! Ömrü bitenler !
Hepiniz anlıyorsunuz da olup biteni
neden değiştiremiyorsunuz gidilen yeri ?
Ömrü tüketmek uzun ama kısa bir işse
neden yarım kalan işler, düşler, yürekler ?
Biliyorsun bir tek sen değilsin.
Buradan alıp gideceğin birşey yok
bunuda bilesin.
Yorgun bir yüzün çizgilerini taşıyorum gülüşümde.
Güldüklerim ile ağladıklarım birbirine karışıyor gitgide.
Yürüyüşüm aksak, gülüşüm eski,ruhum aksi.
Yaşım ise hayli genç, yolun yarısı henüz şimdi.
Tercihim eskimek iken eskitildim cümleden bir nefesde
O bir nefesde otuzbeş yıl sürdü, hata yine bende.
Yinelendi ama yenilenmedi derslerim.
Çektiğim tümü eziyet, gömdüğüm tümü çaba
gittiğim ise iki arpa boyu yol, ne bu kıyamet, bu yaygara ?
Küreklerin suyu dövüyor
Yüreğin eskilere çapa atıyor.
Bırak çırpınmayı , gökyüzüne, güneşe bak.
Gözlerini kör edecekcesine parlaklığına bak.
Sonra gözlerini kapat, kollarını aç.
Kendini yumuşak akıntıya bırak.
Onlara sahip olmak savaşlara girip gazi çıkmak gibidir.
Yüzüne bakan görebilir senin nice mücadelelere girdiği .
Sen ise sadece yürürsün yüzünde aynı acı
aklında tebessüm,takındığın durgun bir ifade ile.
Yaşı gelenler ! Ömrü bitenler !
Hepiniz anlıyorsunuz da olup biteni
neden değiştiremiyorsunuz gidilen yeri ?
Ömrü tüketmek uzun ama kısa bir işse
neden yarım kalan işler, düşler, yürekler ?
Biliyorsun bir tek sen değilsin.
Buradan alıp gideceğin birşey yok
bunuda bilesin.
Yorgun bir yüzün çizgilerini taşıyorum gülüşümde.
Güldüklerim ile ağladıklarım birbirine karışıyor gitgide.
Yürüyüşüm aksak, gülüşüm eski,ruhum aksi.
Yaşım ise hayli genç, yolun yarısı henüz şimdi.
Tercihim eskimek iken eskitildim cümleden bir nefesde
O bir nefesde otuzbeş yıl sürdü, hata yine bende.
Yinelendi ama yenilenmedi derslerim.
Çektiğim tümü eziyet, gömdüğüm tümü çaba
gittiğim ise iki arpa boyu yol, ne bu kıyamet, bu yaygara ?
Küreklerin suyu dövüyor
Yüreğin eskilere çapa atıyor.
Bırak çırpınmayı , gökyüzüne, güneşe bak.
Gözlerini kör edecekcesine parlaklığına bak.
Sonra gözlerini kapat, kollarını aç.
Kendini yumuşak akıntıya bırak.
20 Eylül 2011 Salı
Benim
Geçmişimin ne temiz ne de düzgün olduğunu söylemek doğru olmaz.
Ben buyum, bu olmaya ilk aldığım karar ile başladım.
Belki de son verdiğim nefes ile de tamamlayacağım.
Ben bu olmak istemedim diyen yalan söylüyordur.
İstemek bir fiildir tercih etmek ile mühürlenen.
Ben bu oldum , hesapsızca, çocukça, safça falan değil,
bencilce densizce bu oldum.
Ne istedimse aldım değil, ne alabildi isem aldım
ayağa basmadan, kuyruk sıkıştırmadan,
can yakmadan.
Buraya kadarmış.
Sonuçta seçtiklerim ve aldıklarımdan olmayım,
almadıklarımdan olduğum kadar.
Ben buyum, bu olmaya ilk aldığım karar ile başladım.
Belki de son verdiğim nefes ile de tamamlayacağım.
Ben bu olmak istemedim diyen yalan söylüyordur.
İstemek bir fiildir tercih etmek ile mühürlenen.
Ben bu oldum , hesapsızca, çocukça, safça falan değil,
bencilce densizce bu oldum.
Ne istedimse aldım değil, ne alabildi isem aldım
ayağa basmadan, kuyruk sıkıştırmadan,
can yakmadan.
Buraya kadarmış.
Sonuçta seçtiklerim ve aldıklarımdan olmayım,
almadıklarımdan olduğum kadar.
Gece yarısı
Tam bu saatler işte
gerçeğin yalanla karıştığı
umudun ecele sırnaştığı
kaprisin oynaşa daldığı .
İşte tam bu saatler
papazlarla faişelerin
polislerle suçluların
akla ziyanla gönüle haramın
buluştuğu tam bu saatler.
geceyarısı yelkovanı
zıtların kardeşliği
gerçeğin yalanla karıştığı
umudun ecele sırnaştığı
kaprisin oynaşa daldığı .
İşte tam bu saatler
papazlarla faişelerin
polislerle suçluların
akla ziyanla gönüle haramın
buluştuğu tam bu saatler.
geceyarısı yelkovanı
zıtların kardeşliği
Şimdi
Ben gördüm işte !
Seni şimdi tanıdım.
Birazdan da kaybedeceğim.
Reva değil bu olanlar.
Mutluluk bu kadar kısa
Şans bu kadar oyun bozan olmamalı.
Seni şimdi tanıdım.
Birazdan da kaybedeceğim.
Reva değil bu olanlar.
Mutluluk bu kadar kısa
Şans bu kadar oyun bozan olmamalı.
Veda
Hayatının damlası tek bir düşüşdü.
O da ıslatamadan kurudu gitti.
Ne gören oldu, ne bilen.
Tek elveda diyen ise sendin.
Duyan olmadı, bilen ise hiç.
Tutamadın artık açtın avucunu ve gittin.
Tek damla değildi artık paylaşan
Artık yetmezi dostluğu
o bir tek damlanın.
Yürüyüp gitmeden içimden geçenler
Görüntüler önce davrandı.
Onları sesler takip etti.
Önce görüntüler soldu
sonra sesler uzaklaştı.
En son içimdekiler yürüyüp gitti.
Herşey bitti ...
O da ıslatamadan kurudu gitti.
Ne gören oldu, ne bilen.
Tek elveda diyen ise sendin.
Duyan olmadı, bilen ise hiç.
Tutamadın artık açtın avucunu ve gittin.
Tek damla değildi artık paylaşan
Artık yetmezi dostluğu
o bir tek damlanın.
Yürüyüp gitmeden içimden geçenler
Görüntüler önce davrandı.
Onları sesler takip etti.
Önce görüntüler soldu
sonra sesler uzaklaştı.
En son içimdekiler yürüyüp gitti.
Herşey bitti ...
Ayna
Konumsuz ve boyutsuz olarak
sığmayı düşünmeden doldurduğun bu bedende
genç dünyanın yaşlı efendisini yendiğinde
Kırk kılıcın kırkıda düşünce
melekler teker teker dönünce
aynanı günaha çevirdiğinde
orada hep aynı yüzü göreceksin.
sığmayı düşünmeden doldurduğun bu bedende
genç dünyanın yaşlı efendisini yendiğinde
Kırk kılıcın kırkıda düşünce
melekler teker teker dönünce
aynanı günaha çevirdiğinde
orada hep aynı yüzü göreceksin.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)