17 Ekim 2014 Cuma

Zamanı mı ?



Soruları durumun uygunluğu üzerine idi.
Her ne kadar hedefi farklı olsa bile farkına varmadıkları bir doğruluk payını içeriyordu.
Sanki içgüdüsel şekilde aynı deseni işleyen ve hikayesini dokuyan halıcılar gibi
sordukları üstü kendilerine bile kapalı şekilde hep aynı  idi.

Zamanı mıydı, daha önceden oldu mu, en son ne şekilde, vs, vs..

Kısaca Zaman

Bu ölümlü olmanın getirdiği bir takıntı herhalde deyip savsaklamak istedim
ama yapamazdım, çünkü hiç ölümsüz olmamıştım.

Bu, kayıpları, değerleri ölçmek için bir birim olsa gerek dedim.
Ölçemezdim, benden öncede ölçebilen olmamıştı.

Bu hükümdarlığın, gücün, iktidarın bir gerekçesi dedim
Olmazdı, daha önce hükmedne olmamıştı.


Peki neydi zaman ve zaman olan takıntı ?


Herşeyi herşeye değiştirip birbiri yerine koyabilecek kadar kavramları esnetmiş
laçka hale getirmiş hatta özlerini bile kirletmiştik.

Önceleri hükmeden olabilmenin sırrı kaba güçdü.
Sonra ne oldu ?

Aslında ilk böl ve yönet ile bir elin yaptığını diğerine göstermeme uygulaması başarılı oldu.

Önceleri bir adam vardı ve gücünün yettiği herşey ile savaştı, galip çıktı
Sonra bu adam toplulukdan başka bir güçlü adamı fark etti.
Kendisine rakipti ve başardıklarını başaracaktı.

İlk iktidar korkusu aslında ilk kaybolma korkusu ile ortaya çıkmış oldu.
Eğerki diğer adam daha güçlü ise hayatta kalmak için verdiği tüm emeğe ve yaşadığı
onca mücadeleye rağmen kazandıklarını kaybedecekti.

Bu büyük bir yıkım olurdu kendi için, kabul edilemezdi.

Ve böylece başladı iktidar savaşları.
Kaba gücün ve kavganın sonucunda biri ayakta kaldı, diğeri kabullenip geri çekildi.

Verilen küçük bir paye ve basit bir paylaşım ile hiyerarşinin ilk basamakları oluşmaya başlamıştı
lider ve has adamı olarak. Hem denilmez mi "bükemediğin bileği öpeceksin" işte bu o ilk yenilginin bilgeliği.

Bu mücadele asla bitmedi sürekli yenileri ve yeni rakipleri eklendi.
Tek fark ise her mücadele ile sonucunda galip değişmediği sürece hiyerarşik motif  dahada gelişti.
"Lider ve has adam" ından kabaca ve kırılımsız anlatımı ile "lider ve adamları"na dönüştü.

Zamanla başka bir belirti liderliği işaret etmeye başladı.
Mal sahibi olmak.

Lideri isen eğer kalabalığının, belirtisi zenginlikti çünkü lider ve adamları her daim daha fazlasına el uzatabiliyordu. Sırf rekabetten kaçınan denk olmayanlar bir mücadelenin zararını karşılamaktansa
baştan kabullenilmiş şekilde bu aşırılığa göz yummayı tercih ettiler ve hiyerarşinin sessiz kuralları desenini daha da geliştirdi. Artık liderin, gücü sahiplendikleri kadardı ve kaba kuvveti ile rekabete gireceğine zahmetsizce besleyeceği birkaç yandaş ile daha fazlasına uzanabiliyordu.

Bu noktada fırsatlar eşitliği oyununu oynadı ve hasbel kader mal sahibi olan ve fırsatları değerlendiren başkalarıda bu düzen içerisinde güç odağı halini almaya başladılar.

Her ne kadar liderliğe oynayanların sayısı fazla olmasada var olan liderin güç şemsiyesi altında onun sesinin yankısı imişcesine hareket eden ama yarı başına buyruk yeni sınıf peydahlandı.

Aslında bu yeni sınıfın peydahlanması sadece gücün yankılanması ve aşağı doğru iletilmesi şeklinde değil  kavramsal yada etik olan her değeri birbirine katacak olan ilk adımıda atmış oldu.

Öyleki en güçlünün sahip olduğu kadına artık en zenginde sahip olabiliyordu.
Bu evrimin soyların devamlılığı açısından hep güçlüye yönelten o içgüdüsel aracını bozdu ve yozlaştırdı.

Artık soy yada fiziki olarak güçlü değil maddi olanak açısından güçlü olanın var olma ve varlığını sürdürüp soyunu ilerletme şansı daha fazlaydı. Öyleki kadınlar bu mekanizmanın bozulmasından ilk etkilenenler oldu.

Hal böyle iken ve artık İD'e varan bir geri besleme sorunu karşımızda iken uzun zamandır beklenen gerçekleşmiş ve değerlerden kavramlara kadar herşey bu entemel dürtülerden biri olan "eşleşmek ve soyunu devam ettirmek"e olan eğilim sebebi ile  yozlaşmaya başlamıştı.

Her ne zaman sebep yada sonuç başlangıçlı bir sorgu benliğin içine yönlendirilse ve temel dürtülere dokunacak kadar yaklaşsa işte o an bu yozlaşma sebebi doğruluğun pusulası şaşıyor ve bir kısa yol yaratarak her türlü değeri güce, gücü de mal sahibi olmaya eşitleyip ilişkilendiriyordu.

Daha fazla mal sahibi olmak, daha fazla güç sahibi olmak ve soyunu devam ettirmek konusunda daha fazla şansa sahip olmak artık eş değer olarak görülür hale geldi.

Konu gelipde dürtülere dayandığında ego belkide en çok zarar gören ama aynı zamanda en çok zarar verende oluyordu. Daha fazla güç, daha fazla imkan ve kaynak için daha fazlasına el uzatılmaya başlandı.

Bu uzanan eller artık daha hoyrat ve daha kırıcı idi.
Korku arttı ve toplum içinde düzeni bozmaktan korkan bireyler dışlanma ve lindeki kısıtlı kaynakdan olma korkusu ile daha haksız paylaşımlara boyun eğdi.

Artık hepsi bir çığ gibi kendi kendini besliyor ve terazinin bir kefesi diğerinden daha ağır gelmeye başlamıştı.

Gelir dağılımı adaletsizlik boyutlarına vardığında bir değişiklik oldu.
Temel dürtülerden olan beslenme ve hayatta kalmak adına "savaşma" dürtüsü harekete geçti.
Yığınlar aynı kaderi paylaşmanın getirdiği bir empatinin etkisi ile ortak bir düşmana karşı kolonisini koruyan karıncalar misali fedalarda bulunmaya başladı.

Bu dengenin geri gelmesi gerektiğini gösteren ilk ibareydi.

Liderler belli bir oranda geri adım attılar.
Sözde ellerindeki gücü toplumun yani asıl besleyicinin elinde tuttuğuna onları ikna etmeliydiler.

Böylece ilk meclisler, konseyler devreye girdi.
Güç kademeli olarak alt seviyelere dağıtılacak ve böylece hiçbir parçanın tek başına diğerlerine meydan okumayacağı şekilde kontrol sağlanacaktı.

Bu kapalı toplumlar için belki bir süre iyi gitti ama daha fazla mal ve kaynak sahibi olma arzusu aslında çoktan dizgininden olmuş ve kontrolsüz şekilde artıyordu.

Daha fazla kaynak ve mal demek daha falza alan demekti.
Daha fazla alan demek sürekli genişlemek ve elbet birgün başka birinin bahçe duvarına dayanmak demekti.

İşte uluslar arası ilişkilerin temelide bu noktada atılıyordu.
Mikro ölçekte bireylerin verdiği mücadeleyi makro ölçekte toplumlar vermeye başladı.
Lider toplum demek aynı zamanda büyük lider olmakda ve devasa bir hüküm alanı yani daha falza zenginlik demekti.

Artık tek sınır beşer di...


Farkında mısınız şu ana kadar zamandan bahsetmedim.
Çünkü bütün bu curcuna içinde sürüklenmek zaman algısını yok ediyor.
Gücün yada şimdiki adı ile paranın(malın) sarhoşluğu en ilkel dürtülerimizi gıdıkladığı için sanki ölümsüzmüşüzcesine düşünüp, karar alıp, kudurukluğumuzu hiç son bulmayacak bir salgın misali nesilden nesile aktarmamıza neden oluyor.

İşin kötüsü artık soysal bağlarda kalmadığı için çarpıtılmış zihinlerimiz ve sapmış pusulamız ile mirasımızı en olmadık odaklaşmaların emrine hazır bir şekilde başı boş bırakmak sanki bir tür aidiyet duygusu verdiği için bu gruplaşmaların kendi içindeki çarpıklıkları bir akraba evliliğinden olan çocuklarda olan arazların vurgulanması gibi gitgide dahada şiddetleniyor, bireyleri dahada delirtiyor.

Bütün bu düzenin birilerinin işine yaradığı açık.

O birileri ise asıl önemli olanı hep unutmamıza oynuyor kartlarını.

Zamanı...


Biz ne ölümsüzüz, ne de tanrı.

Birgün çevremizdeki herhangi bir maddeden farkımız kalmayacak şekilde bedenimizden olacağız.
Geriye sadece zihinlerde açtığımız ağır yaralar veya başkalarının açtıklarına merhem olduklarımızın izleri kalacak.

Ama sonuçta bu mücadele bitmeyecek.


Henüz değil..